SİYAH RAPUNZEL

1
115

Peppina tarafından şarkıya dökülmüş Mademoiselle Noir yani Türkçe haliyle Matmazel Siyah’ın hikayesi, eski bir kulede yalnız başına yaşayan, upuzun siyah saçlarıyla süt gibi beyaz teniyle kendi kurtarıcısını, prensini bekleyen bir kadın olmasıydı. Bir gün, bir adam, bir zamanlar okuduğu kitaplar gibi olan bu eski kuleye geldi ve Mademoiselle Noir’i gördü.

Buraya kadar okuduklarımız çoğumuzun aklına bir masalı getirmiş olabilir. Rapunzel. O da uzun saçlarıyla eski bir kulede yalnız başına yaşamakta ve prensini beklemekteydi. Farkı ise sapsarı saçları ve buğday gibi teniyle gayet sağlıklı ve güzel görünmesiydi. Noir’in aksine. Noir ise gece gibi saçları, bembeyaz teni ve hastalığının verdiği zorluklarla güzellik standartlarına pek de uymamaktaydı. Bir de bulunduğu topraklarda başka Fransızca bilen olmadığı için kimseye derdini anlatamamaktaydı.

Adamla karşılaşmış olan Noir şunları söyledi:

 “Benim adım Mademoiselle Noir. Gördüğün gibi ne gülümsüyorum ne kahkaha atıyorum ne de yaşıyorum.”

Ama bu sözler oradaki adam tarafından anlaşılamadı. Hem sözlerin bilinmezliğiyle hem de hasta görüntünün karanlığıyla öylesine korktu ki kasabaya kadar koştu. Tüm kasabalılara dedi ki:

“Az önce uzun siyah saçlı bir kadın gördüm. Bence o yaşayan bir ölü!”

Bunu duyan kasabalılar ellerine geçeni alıp kuleye yürüdü. Oraya vardıklarında onlar da Noir’in görüntüsünden korktu. Mademoiselle Noir onlara da adama söylediklerini anlattı:

“Benim adım Mademoiselle Noir. Gördüğün gibi ne gülümsüyorum ne kahkaha atıyorum ne de yaşıyorum.”

Rapunzel kadar güzel değildi. Bu onun suçu da değildi. Belki bir prenses kadar güzel olsa insanlara yabancı gelen sözleri, bir ninniye dönüşebilirdi. Kafasının üstende dönen kara bulutlar ve o depresifliği o zaman yalnızlığına vurulabilir ve herkes onu o kuleden kurtarmak için seferber olabilirdi. Hastalığı bir kusur olarak görülmez, güzelliği bir nazar boncuğu sayılabilirdi. Ama talih bu ya. İnsanlık her zaman dış görünüşe düşündüğümüzden biraz daha önem vermişti.

Belki biz de öyleyizdir. Uğur böcekleriyle eğleniyor ve hamamböceklerinden böyle olduğumuz için kaçıyoruzdur. Kötü görüntünün kötü bir fiile dönüşebileceğine inanıyor da olabiliriz. Tıpkı o insanlar gibi. Çünkü onlar, Noir’i cehennemden gelen bir iblis, sözlerini de lanetli büyüler varsaydı. Böylece uzun siyah saçlarını ateşe vermeye karar verdiler. O zaman ateş, sonunda onu da yakardı.

Sadece çıkarımlarda da değil. Araştırmalarda da böyleyiz aslında. Güzel veya yakışıklı bulduğumuz insanlarla arkadaş olma eğilimimiz artıyor. Onlara daha çabuk güveniyoruz. Onlara inanma oranımız, görüntüsünü beğenmediklerimize göre daha fazla. Ama bugün konu biz değiliz. Noir.

Hikayenin devamında biri onu dinlese durum düzelebilirdi. Veya bir kişi bile olsa Noir’i anlamaya çalışsa bir şeyler farklı olabilirdi. İnsanın insanı anlamasından iyileştirici ne olabilirdi. Ama karar kılınmıştı. Kalabalık halk onun ölümüne karar kılmıştı.

Oysa Noir bir iblis değildi. O yalnız bir ruhtu. Ve saçları yanarken bile hala prensini bekliyordu.

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here