MUHARREM AYI ve ZALİMİN TAHTI

0
298 views

MUHARREM AYI ve ZALİMİN TAHTI

İslam ümmeti fay hattı gibi ikiye yarılmış durumda.
Bu yarılmanın kaynağının Hz. Muhammed’den sonraki süreçte yaşanan siyasi hakimiyet mücadelesine bağlamak pek yanlış olmaz.

Ali’nin sevenlerinin öne sürdüğü iddia peygamberin ölümünden hemen kısa bir süre önce yerine gelecek olan kişiyi islam’ın önemli bir mücahiti ve aynı zamanda damadı olan Ali olarak belirlediği şeklinde.
Sünni kesimin görüşüne göreyse peygamberin vefatından hemen sonra cennetle müjdelenen sahabenin ileri gelenlerinin oluşturduğu bir şura tarafından halifenin belirlendiği yönünde.
İslam peygamberi sonrasında sırasıyla hilafeti temsil Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali şeklinde olmuştur. Buraya kadar tarihin yazdığı ile yetinebilmek mümkün.

Asıl mesele Ali ve sonrasında meydana gelen olaylar zincirinde yatıyor. Arap coğrafyası ezelinden beri karışık bir coğrafya. Gerek coğrafyası gerek kısıtlı imkanları ile oldukça zorlu bir bölge. Bu kısıtlı imkanlar arasında hayatta kalmaya çalışan kabileler ticarette ustalaşmış, ticareti yoğun biçimde yapmaları peşinde lojistik ve nakliye konusunda uzmanlaşmalarını sağlamıştır. Afrika kıtasını Avrupa ile iletişimini sağlayan, Asya kıtasının çeşitliliğini, Avrupa’nın zenginliği ile buluşturan Araplardır.
Bu bakımdan, esasında kendisi de zengin bir tüccar kızı (Hatice) ile evlenen Hz. Muhammed ticaret yollarının önemini kavramış, hicaz sahasından Mısır ve Trablus üzerinde Magrip (Fas’tan Libya’ya oradan da Mısır’a kadar) uzanan yay üzerinde sağlanacak bir hakimiyetin İslam’ın yayılması ve tebliği için de hayati olduğunu çözmüştür.

Ömründe gerçekleştirme şansı bulamadığı bu projeyi gerçekleştirmek ardından gelen halifelere nasip olmuştur. Özellikle Hz. Ömer zamanında gerçekleştirilen fetihlerin sonucunda ticaret yolları bağlanmış, Avrupa’ya komşu olunmuş, Bizans üzerinde hakimiyet sağlanmış (Costantinapolis birçok defa kuşatılmış) bununla da yetinilmeyip Türkistan bölgesi ele geçirilmiş ve bölge halkları özellikle de Türkler islam boyunduruğu altına alınmışlardır. Bütün bu fetih süreci sonucunda İslam üzerinde mutlak hakimiyet makamı olan halifelik de oldukça önem kazanmıştır. İslam’ın lideri aynı zamanda bir imparatorluk Sultanı haline gelmiştir.
Bu açıdan bakıldığında tartışmalı bir vaka sonucunda halife olan Hz. Ali üzerine büyük sorumluluk düşmüş kendisinden önceki halife Hz. Osman’ın öldürülmesinin yükünü omuzlamak zorunda kalmıştır. Bu kaos ortamının sonucunda İslam Ali ve rakibi Muaviye arasında ikiye bölünmüş Hz.Aişe’nin dahil olduğu Deve Vakası ile yakılan kıvılcım, islam’ın ilk iç savaşı olan Sıffin ile harlanarak devam etmiştir.
Bu bölünme günümüze dek sürecek olan Şii-Sünni ayrışmasının da kaynağını oluşturmaktadır.
Tarihsel açıdan kimin haklı kimin haksız olduğu tartışılabilir.

Siyaset peşi sıra güç mücadelesi hizbin/ayrışmanın ve pek çok kaybın nedeni olmuş olabilir.
Bu konunun yüzyıllar boyunca tartışılmaya devam edeceği çok açık bir husus.
Bütün bu mücadele içerisinde tartışmaya kapalı olan bir husus ise zülmün ve acımasızlığın nelere sebep olduğunu en açık biçimde bize gösteren Kerbela Olayıdır. Dönemin hükümdarı olan Yezid’in tehditlerine boyun eğmeyen. Çıkmış olduğu yoldan dönmeyen ve İddiasında bulunduğu makam için geri adım atmayan, birçoğunun aksine güce boyun eğmeyen peygamber torunu Hz. Hüseyin ile yoldaşlarının amansızca katledilmesi yüreklerde kayan bir yara olarak günümüze dek gelmiştir.

Dünya tarihinde yaşanmış ve kayda alınmış pek az olay Kerbela kadar acıtıcı ve hüzünlendiricidir.
Savaşlar acımasızdır. Ancak savaşın da bir kuralı bir kaidesi vardır.
Günümüzde uluslararası kurallar çerçevesine alınmış olmaları bunun bir göstergesidir. (Bkz. Cenevre Sözleşmesi.) Ancak hırçın coğrafyanın, hırs ve ihtiras ile boyanmış gözleri ne masum çocukların su için yalvarmalarını gördü ne de kadınların yakarışlarına kulak verdi.
Hilafeti isteyen islam peygamberinin torunu dahi olsa beraberindekiler ile beraber yok edilmeliydi. Üstelik binyıllarca unutulamayacak ve matemle anılacak biçimde.

Katledenler lanetle anıldı, katledilen mazlumlar ise hüzünle, göz yaşı ile yad edildi. İsimleri her Muharrem’de arşı inletir oldu.

Zalimin zulmüne karşı mazlumun yanında saf tutuldu binlerce yıldır.
Bu duruş islam’ın iç kanamasında da aynı şekilde kendini belli etti.
Günümüzde Alevi, Sünni, Caferi, Şii hangi mezhepten olursa olsun insanlar her Muharrem’de yitip giden canlara, susuzluk ile imtihan edilen bebeklere, yavruları gözlerinin önünde perişan olan annelere ağlarlar.
Mazlumların elde kalan biricik aşı olan Aşure pişirilir ve yüzleri suyu hürmetine dağıtılır.
O nedenle ki zalim hangi makamda olursa olsun, halkın gönlündeki makam her daim mazlumun olmuştur.
Yıkılsın zalimin tahtı, alınsın mazlumun hakkı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here