SON DAKİKA

SERCAN POLAT YAZDI: ÖKSÜZ KALDIK KÖKSÜZ KALMAYIZ!

Bu haber 28 Ekim 2018 - 14:45 'de eklendi ve 374 Kez kez görüntülendi.

Tarih tekerrürden ibarettir veya Hikmet Kıvılcımlı’nın deyimiyle “ Tarih tekerrür eder gibi görünür”. Nedir bu tarih, tarihi kimler yazmışlardır ve kimler yazacaktır. İsyan bayrağını çekenler mi tarih yazar yoksa idam fermanlarını asanlar mı, buna objektif, nesnel ve hakikatin peşinde olan tarihçiler karar verecektir.

Ortadoğu toplumuyuz, şarklıyız, yüzümüz batıya bakarken geride bıraktıklarımızdadır aklımız. İnsanımızın, insanlarımızın, coğrafyamızın kaderi de böyle böyle oluşmuştur yıllar boyunca. Boşa dememiştir İbn-i Haldun “Coğrafya insanın kaderidir”. Coğrafyamızı tanımak ya da tanımamak işte bütün mesele budur! Coğrafyamıza bakalım, halkımıza, halklara.. Bir zamanlar Anadolu’da.. 13.yy Anadolu Selçukluları, Baba İlyas ve taraftarlarına ev sahipliği yapıyordu. Sonralardan Babailer olarak ta anılan Baba İlyas ve halifeleri, özellikle Orta Asya Türk kültürünü ve islamiyeti harmanlayan, Babek-Karmati komünizmi ihtilalci geleneğinin Anadolu’daki yansımasıydılar. Babailer Tanrı sevgisinin dinin sert ve katı kurallarıyla oluşamayacağını söylüyor, insanların kendi sevgisiyle olabileceğini savunuyordu. Kadın ve erkeklerin ayrımına kesin bir dille karşı çıkıyor, insanların birbirine eşitliğini savunuyordu. Konar-göçer Türkmenlerin halini ve zorluklarını görmüştü, toprak mülkiyet demekti ve özel mülkiyeti değil ortak mülkiyete bağlı toplumsal bir kalkınmayı istiyordu. Selçuklu Sultanlarının aldıkları kararlar, iktisadi olarak yoksul halkı zor durumda bıraktığı gibi, derebeylerin topladığı ağır vergiler ve yaşam koşulları halkta huzursuzluğa neden oldu. Başta Baba İlyas olmak üzere, Edebali, Karaca Ahmet, Geyikli Baba, Şeyh Affan, Hacı Bektaşi Veli, Şeyh Bali önceleri isyanın Anadolu’daki temsilcileri olmuş, “Mutlak otoriteye” karşı çıkmış, sonraları ise Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük rol oynamışlardır. İsyan zamanla büyümüş, geniş halk kitlelerine ulaşmış ancak Anadolu Selçuklular tarafından tutulan Frank askerleriyle birlikte Babailerin isyanlarına son verilmiştir. Tarihte biraz daha öncelere gidelim, Büyük Selçuklu Devleti.. Hüküm sürdüğü alan olarak birçok medeniyete sonraları ev sahipliği yapacak olan Büyük Selçuklu devletinin sınırları içerisinde, göçebe olarak mülkiyetten uzak, hayvancılık ile uğraşan, “Çarvacı” (Su kaynaklarına bağlı olarak gerçekleştirilen, göç ile sürdürülen hayvancılık)da denilen Oğuz’larda yaşamaktaydı. Büyük Selçuklu Devletinin bölgede yaşayan Oğuzlara gereğinden fazla vergi yüklemesi, yaşam şekillerini zora sokucu isteklerde bulunması ve çeşitli aşağılama-hakaret neticesinde bir başka isyanda başlamış oldu. Belh Valisi olarak bulunan Kımac’ın Oğuzlara isyanın başlamasından sonra idare ettikleri toprakları terk etmelerini istemesiyle, Sultan Sancar’a bağlılıklarını bildiren Oğuzların savaşa girmeleri de zaruri oldu. Başlarda Oğuz beylerinin Vali Kımac’ın yanına giderek, her evden 200 dirhem vermeyi kabul ettiklerini belirtmesi ve bunu Kımac’ın kabul etmemesiyle Çarvacı Oğuzlar asi olarak savaşa girdiler ve vali ile oğlunu öldürdüler. Belh yörelerini de yağmalayan Oğuzlar, Sultan Sencer’in tehditleri karşısında isyanı bitirmek istediler ancak İranlılara çok güvenen Sultan Sencer’in kurmayları isyanın komple ortadan kaldırılması gerektiğini savundu. Sayı ve teknik anlamda çok zayıf olan Oğuzlar tutuştukları bu savaşı da kazanıp, Sultan Sencer’i uzun yıllar esir tuttular. Girdikleri

şehirleri yağmalayıp, Sultan Sencer’i öldürmeden koz olarak kullandılar. Sultan Oğuzlardan kaçırıldıktan ve tahta çıktıktan sonra savaş açmadı ve kısa bir süre sonra öldü. Böylece Büyük Selçuklularında sonu gelmiş oldu. Şimdide son imparatorluk olan Osmanlı Devleti’ni değerlendirmek doğru olacaktır. 16.yy Osmanlı Devleti ve sınırları içerisinde yaşayan halklar için güzel rüyalardan uyanmanın başladığı zamanlar olmuştur. Bu dönemde dünyada bir takım değişikliklerin yaşanması toplumsal-ekonomik bunalımı körükledi. Anadolu; Akdeniz boylarından geçen dünya ticaret yolu, keşifler sonucunda yön değiştirerek Anadolu’nun dışında kaldı. Devlet gelirinin büyük bir kısmı, bu ticaret yollarının değişmesiyle kayba uğradı. Bunun dışında Osmanlı Devleti gelirlerinin büyük çoğunluğunu başta Avrupa olmak üzere çeşitli fetihler düzenleyerek, elde ettiği ganimetlerle sağlıyordu. 16. yy ile birlikte Avrupa ülkelerinin ekonomik ve askeri olarak güçlenmesi sonucu batı ülkelerine fetihlerin düzenlenmesi çok zor oldu. Hem dünya ticaret yolundan elde ettiği, hem de fetihlerden elde ettiği büyük ekonomik gelir kaybı sonucunda Osmanlı devlet hazinesi boşalmaya başladı. Boşalan devlet hazinesini ağırlaştırılmış vergiler ile tebaa (Osmanlıca: Koyun sürüsü) dolduracaktı. Sarayın zevk-i sefa günlerinde; halkın inim inim inlemesini, girilen ve neticesi belirsiz savaşları, tımar sisteminin bozulmasıyla yalnızca daha fazla vergi ile çözülecekti. Yığınlarca köylü tarihte Çift bozan adıyla geçen olayı yaşamaya maruz kaldı. Yoksul köylü toprak vergisini ödemek için tefecilerden ağır faiz yüküyle borç para alarak vergisini ödemeye çalıştı. Bu yolla köylünün toprağı borç ve faiz karşılığı tefecilerin eline geçti. Tefeci -Bezirgan ağına toprağını kaptırmayan köylülerse yüklü vergiyi ödeyemediği için topraklarını bırakmak zorunda kaldı. Yığınlarca yoksul köylü tarlasını çiftini bırakarak dağ başlarına sığındı. Diğer yandan köylüden topladığı vergiden maaşını alan devlet adamları ve askerler köylü vergi ödemesi yapamadığı için maaşlarını alamaz duruma düşerek isyan etmeye başladı. İşin özü esasta köylüyü tedirgin eden ağır vergilendirme, toplumun bütün tabaklarına yansıdı. Onun içindir ki Celali isyanlarında genellikle yoksul köylüler olmak üzere toplumun her tabakasından insan yer almaktadır. Celali isyanları da Anadolu’da çıkan bütün isyanların ana fikri ve ismi olarak değerlendirilir. İlk Celali ayaklanmalarından biriside 1581 yılında Bolu Gerede yöresinde ortaya çıkan Köroğlu Ruşen olarak bilinir. Köroğlu soyguncu Bolu Beyine karşı ayaklanarak destansı bir mücadele verir ve bu toprakların insanının geninin oluşmasında rol oynar. Genel yapısı itibariyle değerlendirmek gerekirse, coğrafyamızın kaderi ve kaderimizin coğrafya olmasıyla şunlar söylenebilir; kendi kurucu değer ve halklarına kayıtsız kalan, adaletli ve sistemli olmayan bir yönetim ve idare var ise, bu tutum ve tavırlara refleks gösterebilecek, defalarca da bunu kanıtlamış halklara sahibiz. Her toplum kendi tiranını, kendi diktatörünü nasıl doğurduysa, kendi isyancılarını, kendi doğal önderlerini de doğurmuştur. Buradaki mevzu, toplumsal olarak iktisadi, sosyo-kültürel değerlerin köklü değişikliği noktasında, güç dengeleri yer değiştirerek, tarihin akışına yön verme mevzusudur. Ülkemiz de toplumsal uzlaşıdan her geçen gün uzaklaşıyor, gelir dağılımındaki eşitsizliğin her geçen gün büyümesini sessizce seyrediyoruz. Güvenlik ve gelecek kaygısı ile ileriyi görememenin ne olduğunu bu coğrafyanın insanı kadar hiç kimse iyi bilememektedir. Tarihin toplumlar üzerine

yüklediği misyona öncülük edecek kişilerin, ideoloji-pratik noktasında yukarıda belirttiğimiz öz değerlerinden kopmaması ve iyi tahlil-analiz etmesi gereklidir. İnsanını ve toplumunu tanımadan, gelecek güzel günlerin şarkılarını söyleyenlere ülke insanımız kulakları artık sağırdır. Bugünün kurtarılması, yarının kurulmasının yegane sebebidir. Ancak kurtuluş parolası kim veya kimlerin tekelindedir. Gerektiği zaman, gerektiği şekilde refleks ve hareket oluşturan insanlarımıza, umut tacirliği yapmanın, sol demagojiyle propagandaya girişmenin hiçbir önemi yoktur. Tarihimiz bu ve bu gibi insanların abartılmış hikayeleriyle doludur. Kendi yurdunda öksüz kalmanın ne demek olduğunu iyi bilir insanımız. Defalarca kere bu topraklarda savaşlarda en öne sürülen ama saraylara layık görülmeyen, “Çingene”,“koyun sürüsü” olan halk, uzun yıllar sonra, Mustafa Kemal ile birlikte öz kimliğine kavuşmuş, yeni Cumhuriyetine dört elle sarılmıştır. Tarihin akışı içerisinde Ortodoks-sunni inanış ve devlet yapısı içerisinde boğulan, yaşam mücadelesi içerisinde bulunan bu coğrafyaların gerçek sahipleri, Cumhuriyet ile kendi öz benliklerini de tekrar bulma sürecine girmişlerdir. Şimdilerde Anadolu diyerek tabir ettiğimiz, verimli ve önemli bir kara parçası üzerinde, genç Cumhuriyet varlık mücadelesi çekmektedir. Tarihin önemini kavrayamayan ideoloji ve ideologlar Mustafa Kemal üzerinden Cumhuriyete yıllarca saldırmış, geçmişteki Ortodosk-sunni kafa yapısına istemeyerekte olsa zemin hazırlamıştır. Bir zamanlar Mustafa Kemal’e ve devrimlerine sonsuz saygı ve sevgi ile sahip çıkan Anadolu halkı, nasıl olmuştur da bugün miraslarına küfür eder hale gelmiştir. Nasıl olurda devrimlerini tanımayarak, Mustafa Kemal sevgisini yüreklerinden silip atabilmiştir. Coğrafyamızda insanımız verdiği mücadele ve takındığı tavır ile gerektiğinde “Mutlak otorite”ye de diz çöktürmüş, esir tutmuş, sürgün etmiştir. Toplumsal olarak iktisadi veya sosyo-kültürel alan dışında sol- sosyalist mücadele başarısız kalmıştır. Sınıfsal bir hareketin oluşmamasından dolayı, özellikle gençlik bu bayrağı devralmış, söylem noktasında sınıfsal çelişkilerden beklenen hareketin gelmemesiyle, bağımsızlıkçı ve laik bir toplum talebiyle devam etmişlerdir. “Tam bağımsız Türkiye” şiarı 60’li yıllardan günümüze birçok defa farklı anlamlarda kullanılmış ancak gerçek değerini, “Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar bizleriz” diyerek mücadele eden “Deniz”ler göstermiştir. Mustafa Kemal’in bir subay olarak verdiği mücadele, askeri dehası, kurduğu cumhuriyet, getirdiği devrimler ve daha nicesiyle beraber karşımıza Atatürk olarak çıkması. Çok büyük ve muzaffer olunması çok güç birbirinden farklı süreçler. Ancak öyle bir şey yaptı ki Mustafa Kemal, bu coğrafyanın geniyle oynanmak isteyen insanların kimliği oldu. Tarihten ders çıkardı ve ona göre hareket etti. Oğuzlardan tutunda, Babailere, Celalilere kadar birçok noktada geçmişten günü kadar gelen talepleri bir potada eritti. İnsanının kimliğini bildi ve de diretti. Neydi bunlar dersek aslında yukarıda defalarca kere belirttiğimiz birçok unsur; Yüksek vergilendirmeler, gereksiz savaşlar, zevk-i sefa içerisindeki devlet yönetimi, devletin nüfus edememesi, kurucu değerleri ve kimliklerin aşağılanması, kadın-erkek eşitsizliği ve daha birçok şey. Ancak en önemli şey Ortodoks-sunni yapıyı kırmaya çalışması, laik-seküler bir toplum inşası. Kısacası Mustafa Kemal hasreti çekilen ve gürül gürül akan bir nehrin önündeki seti kaldırdı ve halka özünü geri verdi.

Bugün dünden daha fazla Cumhuriyete sahip çıkmamız gerektiğini iyi biliyoruz. Sadece bir yönetim şekli değil, bir yaşam şekli olarak da, (her ne kadar kurucu değerler unutulmuş olsa da) Cumhuriyet’in bu topraklarda anlamı çok daha fazladır. Oğuzlar’ın, Babailer’in ve Celali’lerin isyanlarının yansımalarını görmüş, karşı gelinen yapıyı dağıtmaya çalışmış ve gerçek sahiplerinin tarihsel taleplerinin karşılığını vermiştir. Belki içinden geçtiğimiz şu zor günlerde, Cumhuriyet tahrip edilmiş, tarih geriye akıtılmaya çalışılmış, gericilik ve karanlık tekrar hortlamış olabilir. İşte tamda bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi “Tarih bugün biz evlatlarına bazı büyük görevler yüklüyor” Tarihimizden aldığımız cüret ve de cesaret, kendi menfi çıkarları için ülke idaresinde bulunanları titretmeye, esir tutmaya, sürgün etmeye dahi yetecektir. Kendi yurdunda daha önceleri de öksüz ve kimsesiz bırakılan bu toplum elbet er ya da geç ayağa kalkacaktır. Şunu çok iyi bilmelisiniz ki; Öksüz kaldık ama köksüz kalmayız!

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.